Beynimiz ve Biz: Elimizdekilerle Neden Yetinmeyiz?

Yorum Yok
VİDEO her ne kadar sahip olduklarımızla yetinmemiz gerektiğini anlatmaya çalışıyorsa da beynimizin, mukayese ederek daha fazlasını/ötesini/gelişmişini isteyen mekanizması olmasaydı, bugünkü medeniyete ulaşmamız mümkün olmazdı.

Elbette ki beynimiz daha iyi bir medeniyete sahip olalım diye bu mekanizmayı geliştirmemiştir. Bunun temelinde başkasını referans alıp rekabet ederek hayatta kalabilme, varlığını sürdürebilme çabası vardır. Bu rekabet, kendi türüyle olduğu gibi doğayla olan mücadelesi için de gereklidir. En azından yüz binlerce yıl ve daha ötesinde böyleydi.

Belgesellerde erkeklerin dişisi için mücadeleye girişmesine neden olan mekanizma, yine aynı rekabet ve kendi türünü devam ettirme mekanizmasıdır.

Peki beynimizde bu davranışı yüz binler hatta milyon yıllar evvelinden günümüze taşıyan, bugün dahi daha fazlasını istememize neden olan rekabete, daha çok para kazanmaya, işte yükselmeye, daha iyi araba, ev, mal, mülk sahibi olmaya hatta zaman zaman kıskanmaya, hasetliğe ve giderek kırgınlığa, küslüğe, kavgaya hatta savaş ve kıyımlara neden olan yer neresidir derseniz, bu merkezler amigdala, insula, nucleus accumbens denilen kısımlardır.

video
Amigdala, gözlerimizin hizasında beynimizin gerilerinde, beyin tabanına yakın bizim cinsel davranışlarımızda, korkularımız, kaygılarımız, saldırganlıklarımıza neden olan yerdir. Nucleus accumbens, beynimizin önüne doğru amigdala ile gözlerimizin arasında bulunan, bir şeyi yapma istencini yaratan, bizleri beklentiye sokan, bir şeyi başardığımızda heyecan veren, mutlu eden, sevindiren, motive eden, dopamin denilen kimyasalı yakıt olarak kullanan beyin kısmıdır. İnsula ise şakaklarımıza yakın, beynimizin biraz derinlerinde acı, memnuniyetsizlik, tiksinme, istemediğimiz şeylerden uzaklaşma ve benzer davranışlarda devreye giren beyin bölümleridir.

Görüldüğü gibi bu bölümler ortaklaşa çalışarak bizim hazlarımızı yaratan, bizleri motive eden veya "bugün canım hiç bir şey yapmak istemiyor" dedirten ve neredeyse bilincimizden bağımsız çalışan, ruh halimizi de belirleyen önemli beyin organelleridir. İşte bizleri doğayla ve birbirimizle sosyal ilişkilerimizi düzenlediği gibi, daha fazlasını da isteten, "onda var, bende neden yok?" dedirten, bizleri rekabete sokan yerler buralarıdır. Böyle bir soruyu, düşünen beynimiz soruyor, bir başka deyişle bizzat kendimiz böyle bir kararı bilincimiz çerçevesinde alıyor gibi görünse de, bu karar, yukarıda sayılan merkezler tarafından alınıp, düşünen beynimize sanki biz, bilerek karar alıyoruz gibi bize dayatan ve uygulatmaya sokan yerlerdir.

Bu arada hemen ilave edelim ki, yazı başlığıyla bağlantılı olarak sahip olma (mülkiyet) isteği doğuştan gelen kavramlardır. Keza hırs, azim dediğimiz kavramlar da doğuştan gelir. Bu mekanizmalar, insanlarda farklı derecelerde olacak şekilde ortaya çıkar. Bu farklılık, onların bilinçli isteklerinden değil, beyin yapılarındaki nöronların (sinir hücrelerinin) bağlantılarından, hormonlardan vb. kaynaklanır. Söz gelimi, bir kişinin beynindeki dopamin üretimi daha az ise, diğer kişiye göre bir şeyi yapmaya, istemeye yönelik hırsı, azmi daha az olacaktır. Bundan da anlıyoruz ki, isteklerimizin derecesi bizim bilinçli isteklerimiz değil, hormonal düzeylerin bizdeki etkisi nedeniyledir.

İşin ilginç tarafı, eşimizi, sevgilimizi bir başkasından kıskanmamıza, yeri geldiğinde partneri için saç saça baş başa kavga etmemize neden olan yerler de bu merkezlerdir. Hatta çoğalma, cinsellik içgüdüsü de buralardan kaynaklanır. Bu kısımların yok olması demek, bırakınız kıskançlık, rekabet gibi unsurların ortadan kalkmasını, türümüzün yok olması demektir. Çünkü bu kısımlar cinsel içgüdü ve dürtülerimizin merkezidir. Bunun da anlamı, bizde ve diğer canlılarda bu istenç, düşündüğümüz için değil, bu merkezlerin düşüncemizi dürtmesiyle ortaya çıkar. Bu merkezler yoksa, üreme de yok demektir. Aynı zamanda cinsellikten alınan zevk, haz gibi duygu ve hissedişlerin de yok olması demektir.

Artık diyebiliriz ki, Dünya'nın 7,5 milyarlık nüfusunun içindeki "ben azla da yetinirim, elimdekiyle kanaat getiririm" vb. söylemlerde bulunabilecek az sayıdaki mütevazi düşüncedeki kişileri bir kenara bırakırsak engelli, engelinden kurtulsa; yaya, bisiklete sahip olsa; bisikletli, normal bir arabaya sahip olsa, nihayetinde bir kişi helikoptere sahip olsa da daha fazlasını isteyecek daha doğrusu beynin ilgili merkezleri tarafından düşünen beyne, bu istekleri dayatan mekanizma daima çalışacak demektir.

Şöyle bir soru sorulabilir. İnsan aynı zamanda düşünebilen bir canlı olduğu halde, bunca rekabet, istek ve daha fazlasını istemekten vazgeçip, elindeki ile yetinip, daha mütevazi ve barışçı bir hayat sürebilecek beceriye/iradeye sahip değil midir? Bir başka deyişle, düşüncelerimizin gücü, yukarıda saydığımız haz merkezlerinden daha güçlü değil midir? Daha da açık bir söylemle, bunca istek ve rekabetin üstesinden gelip, videoda ifade edildiği gibi sahip olduklarımızla yetinmek için düşüncelerimize hakim olamaz, gem vuramaz mıyız? Biraz daha öteye giderek gelenek-görenek, örf-adet hatta din ögelerini kullanarak, ahlak/etik çerçevesindeki değerleri davranışlarımıza katarak bu zorluğun üstesinden gelemez miyiz? Zaten, düşünebiliyor olmak, bizi hayvanlardan ayıran en önemli unsur değil midir?

Düşüncelerimizin gücü mü yoksa beynimizdeki bu haz merkezlerinin gücü mü daha baskın diye sorduğunuzda, yukarıda ifade edildiği gibi, Dünya nüfusu içindeki az sayıdaki kişiyi bir kenara bırakırsak, savaşlar, kıyımlar, kavgalar, küslükler, rekabet, daha fazlasını (mal, mülk, ünvan vb.) istemek, nihayetinde dünyanın şimdiki ve hatta geçmişte hiç bir zaman durulmayan, dingin olmayan haline bakarak düşünme gücümüzün mü yoksa yukarıda sayılan haz merkezlerinin mi daha güçlü olduğunu, düşünce gücümüzle mütevazi bir yaşamın ne derece mümkün olabileceğine siz karar veriniz.

Erol

0 yorum:

Yorum Gönder